Öfke ve Biz!

Amacım Öfke ve Kontrolü üzerine yazmaktı, öfke üzerine birkaç makele buldum biri şöyle başlıyor: “Genel olarak öfke doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkidir.” Hiç isteklerinizi doyuramadığınız için istekleriniz olduğu için öfkelendiğiniz oldu mu? İşler istediğiniz gibi gitmediği için ya da beklentileriniz gerçekleşmedi diye? Sorular böyle olunca yanıtlar belirsizdir. Mesala Lamborghini alma isteğiniz doyurulmadığı için ya da bir eve sahip olmadığınız için öfkelenir misiniz? Bu sanırım daha kolay yanıtlanabilir ve duymak istediğim cevap: Hayır. Peki ya aç öfkeliler gördünüz mü? İnsanların doyurulmamış isteklerinin, istenmeyen sonuçların ve karşılanmayan beklentilerin olduğu durumlarda öfkelendiği doğrudur ama öfke öfkelenin kendisi dahi olsa muhakkak bir iradi muhattap, bir suçlu bulur. Açılmayan bir kavanoz kapağına öfkelenir misiniz gerçekten? Yoksa davranış veya tavırları ile size engel olan kişilere, her şeyi eline yüzüne bulaştıran arkadaşlarınıza, değişmeyen kaderinize mi öfkelenirsiniz?

Günlük yaşamın suçluları dışında yasal olarak suçlu olan kişilere öfkelenir misiniz? Örneğin hapishaneleri dolduran suçluların iflah olmaz birer azman oldukları fikri gerçekci değildir. Suç işleyen insanların çok azı sanıldığı gibi kronik suç makineleridir. Onlara öfkeleniyorsanız ne yaparsınız? Yoksa öfkelenmek için daha fazlası mı lazımdır? Mesala suçlular, size, sevdiklerinize, değer verdiklerinize, size ait olanlara ya da ait olduğunuzu hissettiğiniz şeylere zarar verirse mi öfkelenirsiniz? Hapishaneler sizin gibi insanlarla doludur. Sizin yediğiniz yemeklerden hoşlanırlar, aynı kitapları okur, aynı dizileri izlersiniz ya da bazılarınız gibi onların bazıları da dizilerden ve kitaplardan hoşlanmazlar. Suçluların diğer insanlara benzemeyen, yoldan çıkmış, iflah olmaz canavarlar olduğunu düşünmek, bu insanlara duyulan öfkenin, onlara yapılan cezalandırmaların hatta işkenceye varan uygulamaların haklı olması için insanların uydurduğu psikolojik bir savunmadan fazlası değildir.

Bu öfkenin ileri düzeylerini olumlayan bireysel psikolojik yaşantı, sadece toplumsal olanı olumlamaz. Suçluları cezalandırma arzusu, naif bir adalet duygusunu aşar kimin cezalandırılacağı gücü elinde bulunduran tarafından belirlenir. Aile içinde hata yapan çocuk cezalandırılırken, anne ve baba cezalandırılabilecekler listesinde yoktur. Toplum da aynı kanaattedir, çocuğunu döven anne-babaya, karısını döven kocaya bunun toplum içinde yapılmaması gereken bir şey olduğu uyarısı yapılır. Cezalandırma yasak değildir, güçsüzün cezalandırılması işleminin toplum içinde yapılması yasaktır. Anne-babasına küfreden çocuk, kocasına bağıran kadın ahlaksızdır ve ahlaksızlığın cezası tecrit veya sürgündür. Toplumun bu iki yüzlü yaklaşımı öfkenin/nefretin ve bunların sonucu olarak şiddetin devamını sağlayan asli nedenlerdendir. İktidar sahipleri dokunulmazdır. Krallar, padişahlar, sultanların güçleri ilahiydi, her nasılsa yönetenler hala öyle kabul edilir ve ayrıcalıkları olduğu varsıyılır.

Suç ve suçlu, gücü elinde bulunduranlar tarafından tanımlandıktan sonra toplulukların, bireylerden daha çok  işkenceye, korkunç ezalarla cezalandırmaya  açık olduğu bilinmektedir. Halk kitlelleri tarafından kiliseye karşı ayaklananları yakarak öldürme cezası kilisenin isyan edenleri acımasız sorgulamalara almasından önce başlar. Toplumun bir bütün olarak, rakip karşı gruba/topluluğa karşı nefret-düşmanlık geliştirmesi için toplumu, bu gurubun/topluluğun ellerinde eziyet görme riskine inandırmaktan daha kolay bir yol yoktur. Daha basit bir ifadeyle işkenceye, saldırganlığa onay veren insanlar, saldırı ve işkence görecekleri için korkar ve endişe içindedirler, işkenceye ne kadar ortaksalar korkuları da onlar için o kadar gerçektir. 

Öfkenin; insanların güvenini kötüye kullanan istismarcılara, insanların hayatlarını riske atan ihmalkarlara, aslında sahip olmadıkları şeyleri hileyle sahip olmaya çalışan hırsızlara, insanlara düşmanca zarar vermeye çalışan katillere karşı gösterildiği savı gerçek hayatta tam bir karşılık bulmaz. Bireyler katillerin güçlerine dair övgüler dizmekte, hırsızların işini bilen kişiler olduğunu söylemekte, istismarcıların ve ihmalkarların cesaretine sahip olmak istemektedirler. Tarih boyunca gücü elinde bulunduran bir çok yönetici liderlik yaptığı toplumları düşmanlarına karşı dindirilmez öfke ve intikam duyguları beslediğine ikna ederek daha da güçlenmişlerdir. Zorbalar ne kadar öfkeli olurlarsa o kadar güçlenmektedir. Bu yüzden çocuk istismarcıları, eş katilleri, işkence eden devlet görevlileri, ceza indirimleri ile ya da hiç cezasız kurtulurken her türlü farklı düşünce ve karşı çıkış şiddetle cezalandırılır.

Bu nedenlerle  öfkenin bir boyutu olarak suçluları cezalandırma dikkatle tanımlanması gereken bir sınırdır. İşkence ile cezalandırma arasında kesin bir sınır çizgisini olmadığını net bir şekilde kavrayabilmek önemlidir. Bireyin fiziksel olan ile psikolojik olan acıya nasıl yanıt verdiği, tepkiye göre tanımlandığı, birinin diğerini içerdiği ve en önemlisi suçluların bir güç tarafından tanımlandığı unutulmamalıdır. Suçluların iflah olmaz, toplum dışı  bireyler olarak algılanması suçluya yapılan her türlü cezalandırmanın mübah olduğu algısını oluşturmak dışında, aynı zamanda yaşamın ne olduğu hakkında ve topluluğun nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda da bilgi verir. Bu nedenle devletler yasaları, kurumları, tüm aygıtları ile açık ya da gizli bireyi ve normal yaşamı tanımlamayı es geçmezler.

İnsanın psikolojik özellikleri tarih boyunca iktidarlar tarafından kullanıla gelmiş; psikolojik farklılıkları olan bireyler damgalanmış, eziyet görmüş, “deli” denilerek hapsedilmiştir. Devletler isyan edenleri, iradeleri olmayan zavallılar olarak tanımlamayı, onları bir grup aklı eksik, çapulcu olarak isimlendirmeyi, acı çekmekten zevk alan mazoşistler olarak görmeyi/göstermeyi uzun süredir sistematik olarak kullanmaktadır. Psikiyatri-Psikoloji bilimleri acının devam etmesine bazen hizmet etmiş bazen ise ürettikleri bilgiler iktidarlar tarafından kullanılmıştır.

Yapılan tüm baskıların önü kesilmez bir hiddetle, bir sinema filmi çekercesine, sanki insanlar hiç acı çekmezlermiş gibi uygulanmasındaki amaç toplumda ve tek tek bireylerde korku, çaresizlik, dehşet yaratmaktır. Toplu ya da bireysel olarak şiddet sonucu travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin tehlike ilişkili uyaranları görmeye, seçmeye ve abartmaya eğilimli oldukları bilinmektedir. Daha önce günlük yaşamda göz ardı edebileceğiniz bir çok risk yaşamsal bir tehdit haline dönüştürülerek, insanlar sindirilmeye çalışılır bu nedenle de şiddet sadece maruz kalana değil tüm topluma ibretlik bir gösteriye dönüşür.  Emirleri ben verdim diyenler ve nefreti sergileyenler, izleyenlerin dahi kabusu olma arzusu içindedir. Bu durum kendi kitlelerine dahi çift yönlü bir mesaj olarak gider: düşmanlarımızı perişan ettim ve sakın düşmanım olmayın.

Bu amaçla insanların  kendilerine direkt zararları olmayan kişilere karşı öfkelenmesi, nefret etmesi istenir, aynı toplum içinde alt gruplar oluşturularak toplumun dışına atılır ve “asıl toplum” diye bir teklik yaratılır. İnsan topluluklarının bir bütün olarak hareket etmesini sağlayan “hepimiz biriz” söylemi ve doğal olarak ona yapılan bize yapılmıştır algısının kökenleri adeta beynimize kazınmıştır. İnsan beyninin konuşma için gerekli yapılar, ağlar ile doğmasına benzer nörolojik temeller, beynimizde toplumsal düzeni koruma için de keşfedilmiş; birlikte ve tek bir organizma gibi yaşamanın temelleri hücreler ve sinir liflerinden ağlar düzeyinde gerçekleştiği bulunmuştur. Beynimizde verdiğinden daha fazlasını almak için uğraşan hilekarları yakalayan “radar” hücrelerin bulunması toplumsal yaşamın önemine ve insanın insana muhtaciyetini gösteren önemli bir delildir. Artık şunu neredeyse biliyoruz adalet duygusu sonradan öğrenilen toplumsal bir değer değildir ama kimin adil olduğuna, adaletli olanın ne olduğuna, adeletin kimin için olacağına yanıbaşımızda olanlar ya da yönetim gücünü kullanagelenler karar vermekte ve adaleti onlardan öğrenmekteyiz.

Devletler beraber, birarada yaşama arzusunu sistematik ve bilinçli olarak kullanarak yeni insan tipleri tasarlamaktadır: Dolar’ın düşmesinden sınır ihlaline her türlü tehdidi bireysel boyutta algılanması için uğraşan devletler, bahçenizin sınırlarını ihlal eden birine kızabileceğiniz gibi devletin hiç görmediğiniz-bilmediğiniz sınırlarını ihlal eden kişilere de öfkelenmenizi istemektedir. Böylece bireysel ya da toplumsal demeden tehditleri kendisine yöneltimiş olarak algılayan bireye polislik, yargıçlık, cezalandırıcılık rollerini biçerek öfkeyi sadece bireysel boyutun dışına çıkararak bireye “Sen devletsin.” demektedir. Gerçekten öyle misiniz?

Güçlü ulusların zayıf ulusları sömürmesi ne kadar normalse, polisin binlerce biber gazı kullanması, patronun işcisini ezmesi, güçlü erkeğin kadını dövmesi, heteroseksüelin eşcinseli, öğretmenin öğrenciyi aşağılaması o kadar normaldir. Öfke nefrete, nefret şiddete meşruluk aracılığıyla, ışık hızında dönüşür, cezasız kalması ile perçinlenir. Devlet yasaklar, suçlar, düşmanlar tanımlayarak, bunlara cezalar biçerek, bireyler tarafından uygulanan zülmün de bunun kabulünün de genişlemesine yol açar. İstatistikler, şiddet olaylarının her geçen gün artışını göstermekte öfke/nefret-şiddet tüm toplumu tehdit etmektedir.

Tüm bunlara rağmen tarih boyunca her türlü kısıtlama ve baskıya rağmen bazı insanlar herkesten ayrı düşmüş, farklı düşünmüş, farklı inanmıştır. İnsanlık için umut bunca kontrol mekanizmasına rağmen hiç azalmamıştır. İnsanlığın umudu, “birarada yaşam” ve “beraberce yaşaman”ın sınırlarını olabildiğince geniş tutmaktadır. Beynimizle, söylemeye hazır biçimde doğduğumuz “biz”in içine  tüm insanlığı, diğer canlıları, doğayı  katmaktan başka çaremiz yok. Bundan tam iki yıl önce Taksim Gezi Parkı’nda yaşananlar da buna benziyordu: bir grup genç bir parkı korumak isterken suçlu duruma düşmekten, nefret edilmekten korkmayarak milyonlarca destek buldular. 1-15 Haziran 2013 tarihleri arasında yolu Gezi Parkı’na düşen herkes “biz” kavramının ne kadar geniş olabileceğini bir şekilde gördü. Biz deyince tüm farklılıklara rağmen hep birlikte yaşanabileceğini gördü, biz deyince paylaşımın ve dayanışmanın kendiliğinden geldiğini anladı, bazı meslektaşlarımın dediği gibi psikolojinin Gezi’den öğreneceği şeyler var!

Bu arada öfkeli olun, kime, nasıl, niye öfkelendiğinizi bilir kontrol edebilirseniz, diri tutar. Nefret etmeyin. O iyi değil.

Sevebilirsin...