Krizler, Olgunlaşma ya da Nefret

Bu yazı ilk olarak Bağımsız İletişim Ağı sitesinde yayınlanmıştır: http://bianet.org/bianet/toplum/169056-krizler-olgunlasma-ya-da-nefret

20 Temmuz ve  10 Ekim 2015’te Suruç’ta ve Ankara’da düzenlenen canlı bomba saldırıları, katliamlardan kurtulmuş, olaya tanıklık etmiş, olayda yakınlarını kaybetmiş veya olayla bir şekilde teması olmuş birçok kişiyi etkileyebilecek niteliklere sahiptir. Birey bu gibi olaylar ile karşı karşıya kaldığı ilk anda olanlarla başedemeyecek şekilde ruhsal dengesi sarsılır. Daha önceki yaşam deneyimleri sonucu kazanılmış fikirler, inançlar, başarılar ve her zaman işe yarayacağını düşünülen denenmiş çözüm yolları, önemli yaşam hedeflerine ulaşmada ve çeşitli olayların üstesinden gelmede yetersiz kalır. Kişi aslında hayatta kalmak ve hayatını güzelleştirmek için edindiği anılarını, deneyimlerini, hayallerini, planlarını geçmişte bırakır. Öncesi ve sonrasında hayatı bıçak gibi ikiye bölen travmatik olay bir kriz yaratır. Krize neden olayı yaşamın devamlılığına katması ve yaşanılan bu olayla geçmişi, bugünü ve geleceği arasında bir köprü oluşturması, aslında hayatı yeniden yorumlaması, kişiye travmatik olgunlaşma için bir kapı aralar. Hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağı anlaşılmıştır ama bundan sonra nasıl olacaktır? Bu soru ile yaşamımızda ani bir değişikliği tanımlayan “kriz” kelimesinin İngilizce’de “dönüm noktası” anlamının olması veya Eski Yunanca  “yargılamak, hüküm vermek” fiilinden türetilmesi de söylemek istediğimi biraz açıklar.

Yaşamda her türden krizle karşılaşmak mümkünken travmatik krizlerde ne yaşarız? İlk olarak alarm ya da şok evresi dediğimiz bir evredir ve ilk 24-48 saatlik dönemdir. Karmaşık duygularla ve bazen hissizlikle geçer. Sonraki dönemde tepkiler üretmeye gerçekle yüzleşmeye başlanır alışılagelen yöntemlerle sorunlar çözülmeye çalışılır. Uygulanan alışılagelmiş yöntemlerin ötesine geçilebildiği sürece ve yeterli sosyal destek ile karşılaştığımız kriz çözümlenir, işlenir ve yavaş yavaş travmadan uzaklaşılır. Yeniden dış dünya ve yaşam önem kazanır, ilgiler yeniden su yüzüne çıkar, gelecek konusunda plânlar kurulur. Son olarak temel düzeyde  yeniden uyum gerçekleşir. Travmayı atlatmış kişi benlik saygısı yeniden artmıştır. Çevre ile yeni ilişkiler kurulur ve devam ettirilir. Kişi travma ile ne kadar başetmişse o kadar uyum yeteneği ve krizlerle başaçıkma becerisi o kadar artmıştır. Uyum yeteneğinin temel düzeyde gerçekleşmesinden daha fazlası her zaman mümkündür.

Öldürmeyen acı?

Hayata ve dünyaya dair varsayımları vardır insanların, dünyanın iyi bir yer olduğu, dünyanın anlamlı olduğu, kişinin kendisinin değerli ve dayanıklı olduğu gibi… Başka bir ifade ile kişiler, olaylar üzerinde kontrolleri olduğuna, kötü şeylerin kendi başlarına gelmeyeceğine, hayatın tahmin edilebilir ve anlamlı olduğuna inanırlar. Bu varsayımların yaşamda katı bir şekilde kullanılması ölümcül olabilir. Peki ya öldürmeyen acı güçlendirir mi? Bu soruyu direk ‘Evet’ şeklinde cevaplayamayız ne yazık ki. Acının faili, olayın tek bir kez oluşu, tekrar tekrar ya da süreklilik arzetmesi, dayanışma göstereceğiniz grupların varlığı, sosyal, hatta maddi kaynaklarınızın yeterliliği, siyasal ortam ve birey olarak yenilikçi olup olmadığınız, başa çıkma yöntemleriniz, mücadeleniz öldürmeyen acının sizi güçlendirip güçlendirmeyeceğini yani olgunlaşma düzeyinizi belirleyen etmenlerdir.

Travma sonrası bu olgunlaşma hali yaşantıdaki farklı alanlarda meydana gelen değişikliklerle denk düşer. Yaşamın daha gerçekçi bir şekilde algılanması, daha fazla değer verilmesi ve kişinin önceliklerin yeniden değerlendirmesi, daha içten-yakın ilişkiler geliştirilmesi, kişinin ruhsal durumunu ve dünyadaki yerini değerlendirmesi, sınırlarının farkına varması ve yaşamındaki yeni olasılıkların farkına varması şeklinde sıralanabilir. Kişi düşünce, duygu ve davranışlarının sorumluluğunu alır, artık dünya sadece iyiler ve kötülerden oluşmaz, mutluluk ve mutsuzluk kendiliğinden gelmez, aslında hiç kimse hiç bir şeyle tek başına mücadele etmez, yardım istemek-etmek zor ya da imkansız değildir, her zaman pırıl pırıl bir çıkış yoktur ama çıkışı aramak için gösterilen çaba geliştiricidir. Kısaca çıkılması imkansız olduğu fikrine kapıldığı bir olay yaşamış ama mücadelesi olumlu sonuçlar doğurmuştur. Kişi tekrar umutsuzluğa kapıldığında doğa üstü güçlere sahip olmayı arzulamaktan ya da o doğa üstü güçlerin yardımını beklemektense mücadele tarzını, çevreyle ilişkisini, inançlarını ve odağını sorgulamasının gerektiğini anlamıştır.

Katliam, işkence, tecavüz gibi insan eliyle oluşturulan travmaların oluş nedeni ya da katliamlar sonrası acının büyümesi ve yayılması için fiziksel, ekonomik veya psikolojik şiddetin devamının sağlanması, ‘düşman sayılanlar’ için uygulanmasının belirli bir amacı vardır. Suruç Katliamının yası tutulamamışken, Ankara Katliamının gerçekleşmesi her iki olaydan sonra onlarca ölüme karşın güvenlik güçlerinin gülmesi, saldırgan davranışları tam da acı, şok, dehşet ve korkuyu arttırarak umutsuzluğun bir yaşam biçimi halini alması çabasıdır. Umutsuzluk her zaman bir daha ışığı göremeyeceğine inanmak değildir. Kimi zaman kişiler ışığı görmeyi anlamsızlaştırır kimi zaman da yardım ve dayanışmayı önemsizleştirir. Böylece katliamı yapanlar ve ortakları travmanın boyutlarını ve etkilenenlerin sayısını arttırmaya yönelik bir başarı elde etmiş olurlar. İktidarların hedefi, bombanın etkisini arttırarak travmatik olgunlaşmanın önüne geçmek böylece muhaliflerin ezilmiş, kişiliksizleşmiş, pasif ve edilgen olmasıdır.

Olgunlaşmaya Karşın Nefret

Genel düşünce, herkes  olgunlaşmak ister olsa da herkes başaramaz. Örneğin travmatik bir olaya maruz kalmış kişiye ve duruma yaklaşımınız olgunluk düzeyinizi gösterir; işin kötüsü olgunlaşabilme kapasitenizin de göstergesidir. Tecavüze uğramış bir kadınla karşılaştığınızda  “Asla olmamıştır; kurban yalan söylemektedir. Kurban abartmaktadır; kurban buna kendi sebep olmuştur; ve ne olursa olsun, zaman geçmişi unutmanın ve yola devam etmenin zamanıdır.” (Judith Herman) şeklindeki tepkiniz, olgunlaşmamış benliğinizin dışa vurumudur. Birey olarak size-sevdiklerinize bir şey olmayacağını düşünerek, rahatlama arzusuyla kolaycı bir şekilde gerçekliği görmezden gelirsiniz.

Leo Eitinger, “Savaş ve kurbanlar toplumun unutmak istediği bir şeydir; acılı ve nahoş olan her şeyin üzerine bir unutuş örtüsü çekilir. Karşı karşıya iki taraf olduğunu anlarız; bir tarafta belki de unutmak isteyen ama unutamayan kurbanlar, diğerinde kuvvetli, çoğu kez bilinçdışı saiklerle, çok yoğun olarak hem unutmak isteyen, hem de bunu başaranlar. Karşıtlık… sıklıkla her iki taraf için de çok acılıdır. En zayıf olan… bu sessiz ve eşitsiz diyalogda kaybeden taraf olur.” diye özetler. Ölü bir insan bedenine işkence etmek, edilmesini desteklemek ve köpek demek için biraz daha fazlasına ihtiyaç duyarsınız. Başınıza gelmeden bir başkasının acısını anlayamamak hatta alay edip, ölüsüne oh çalmak, nefret suçu işlemek tamda buna denk düşer. Nefret çoğu zaman tek başına kişisel bir zarar üzerinden edinilse de size hiç zarar vermeyen birinden ya da bir gruptan nefret etmek, sadece kişilik özelliklerinizle açıklanabilse dahi kişilik özellikleriniz sizi oluşturan sosyopolitik ortamdan ayrı düşünülemez. Sosyopolitik çevre, iktidarların sonsuz söz hakkı istedikleri alanlardır. İktidar, travmatik olgunlaşma için gerekli olan çevresel(sosyopolitik) kaynakları sizi daha fazla travmatize etmek için kullanır. Size verilen bilgiyi sorgulamaksızın kabul etmeniz için kriz çanları çalar, tehditi hissetmeniz sağlanır böylece kamplaşmanız ve ‘düşman’a karşın hazırlanmanız sağlanır. Travma asla bitmez; düşük yoğunluklu da olsa tekrarlanır, içerden ve dışardan farklı kesimler düşmanlaştırılır, krizler süreklilik halini alır ve böylece ruhlar ezilir, kişiliksizleşir, pasifleşir, edilgenleşir. Karşı kampın acılarını unutmaktan daha fazlası için, bu sunni huzursuzluğu saldırarak yoketmeye çalışan hazır kitleler yaratılmış olur.

Travmatik olayların yarattığı keskin güvensizlik halini anlamak için defalarca yürüdüğünüz bir yolda gözlerinizi kapatıp yürümeniz yeterli olacaktır sanırım. Bireyler, süreklilik arz eden yaşamın ölümle sonlanabileceği korkusu nedeniyle, her zaman ulaşabileceği su ve ekmek gibi temel kaynaklara nasıl ulaşacağı sorunu ve belkide belirsizliklerin sonucu rahatının kaçacağı gibi tehditler altında, yoğun stres ve kaygı hisseder. Yaşanan olay bireyin iradesinin yetersizliği üzerine sağlam bir kanıttır. İradesi elinden alınmış insanların,  daha boyun eğici, itaatkar olmaya yönlendirilmeye açık oldukları bilinmektedir.

Öte yandan travmatik olaylarla başlamış ve ardından belirsizlikle süreklilik kazanmış kriz ortamı düşük yoğunluklu olsa dahi sizin mağduriyetinizin bir kanıtıdır. Sizden farklı düşünenler sizin mağduriyetinize rağmen farklıdır. Kişi ya da kişiler aslında mağdur olduğu, yardıma ihtiyacı olduğu bu kriz ortamlarında kendisine-çizgisine yaklaşılmasını bekler iken farklı olanların kendisine uzaklıklarını her zamankinden daha fazla algılar. Siz size benzeyenlere ihtiyaç duyuyorken, size benzemeyenler birer tehdide dönüşür. İktidar tarafından empoze edilmeye çalışılan “şehitler için herkes düşmanı yok etme arzusu etrafında birleşilmeli” propagandasına açık olan ‘iradesini kaybetmiş’ kişiler, ölümleri kendilerinden gördükleri için de mağdurlardır da.

‘Unutmaya hazır’, ‘güvensiz’, ‘iradesiz’, ‘kaygılı’ ve ‘mağdur’ kişiler algısal olarak tüm çabanın kendisine dair olmasını, herkesin kendisi ile aynı çizgiye gelmesini ister.  Savaşın doğal olarak ölümlerin azalmasını-bitmesini sağlayacak olan ‘BARIŞ’ gibi bir çaba, odağı mağdur olan kendisi olmadığı için travmatize edilen bu kitleler tarafından ötelenir ve ‘BARIŞ’ı kötülerin kötülüklerini gizlemesinin bir aracı olarak da görür. Tam da zihinsel bir kolaycılığın ürünüdür aslında kötüyü karşı tarafa yıkıp kişinin kendisinin tüm iyilikleri kazanması. İyiliği ve kötülüğü kendi içinde bir arada görebilen insanlar öyle ya da böyle büyüklenmelerinden vazgeçmek zorundadır. Bu kişinin kendi iç dünyası ve dış dünyayı yeniden organize etmesi, çözümler bulmak zorunda olması demektir. Tüm bunlar aslında travmatik olgunlaşmaya denk düşeceği için olgunlaşmaya karşın direnç artar ve nefret belirginleşir.

Krizler, içinden çıkılması gereken durumlar olduğundan herkesin söyleyecek bir sözü vardır. “İnsan, özünde bencil, şiddet eğilimlisi bir canlıdır” ya da “sadece güçlü olanların ayakta kalacağı” günler geçiriyoruzdur. “Adil olmayan dünyada, adil olmayarak hayatta kalabileceğine inanmış”  insanları gözlemleyen herkesin en kolay ulaşabileceği tırnak içindeki bu düsturlar olağanüstü durumlarla başetmeye, yeniden idareyi eline almaya çalışan insanları, “insan insanın kurdudur” zaten yaklaşımı ile seçeneksiz bırakır. Kriz için ilk önerilen şey: tehditle karşılaşıldığında bireysel olarak sergilenen “kaç ya da savaş” ilkesinin, toplumsal boyuta  “Nefrete et!” şeklinde taşınmasıdır. Demem o ki aslında böyle bakıldığında acaip, hastalıklı gördüğümüz bir çok davranış olağanüstü durumlara verilen normal tepkilerdir.

Şahit olduğumuz bireysel ve sosyal bazı davranışların(statlardaki nefret söylemi v.b.), tercihlerin(seçimde kime oy vereceğini v.b.) anlaşılır olması, kişinin ya da durumun devamı veya değişmesi için gerekli iken insanların ölümlerine aleni bir şekilde sevinilebileceğini, bu halin kabul edilebileceğini göstermez, eğer insani bir yaşam sürmeye devam edeceksek de göstermeyecek. Çünkü kamusal alanda son sözü, “varlığını özgür irade ve vicdandan aldığı varsayılan hukuk” söyler: Türkiye’den eğitim amaçlı Almanya’ya gitmiş C.A isimli bir doktora öğrencisi, ölü bir bedene işkence yapılmasını desteklediği gerekçesi ve nefret suçu işlemesi dolayısıyla suçlu olarak muamele görür. Eğer kısmen daha vicdanlı bir hukuk sisteminiz varsa nefret suçları bu şekilde sonuçlanır. Hukuk sistemi ne derse desin, hayatınızı biçimlendirmeyi iktidarlara bırakmayın, onların tek istediği sizin ezilmiş, kişiliksizleşmiş, pasif ve edilgen olmanızdır. Katliamlar ve kriz ortamları ile yaratılmaya çalışılan tüm bu “nefret” söylemine karşı “dayanışma” hala başlangıç olarak önümüzde duruyor. Teselliden daha fazlası için kendimizden, insanlıktan ve birbirimizden ümidimizi kesmeyelim.

Sevebilirsin...